
Akıntıya karşı olmak, akıntının tam zıt yönünde olmak değildir. Akıntıya karşı olmak kendi yolunda ilerlemektir.
Bu, akıntıyla herhangi bir açı oluşturabilir.
Sana küçük diyorum küçük, ama sakın ha alınma. Bu küçüklük sadece yaşından gelmiyor, ne sana ait ve ne de senin yarattığın bir şey. Sana biçilen kaftandan, seni sıkıştırdıkları o kalıplardan söz ediyorum. Hani vakti zamanında incecik bir kitap yazmıştı ya W. Reich, küçük adama seslenmişti. İşte tam da öyle, ben de şimdi sana yani sistemin “uslu” olmaya zorladığı o sana, belki de farkında bile olmadığın o potansiyel başkaldırına sesleniyorum.
Amacım sana “şunu oku”, “şunu okuma” demek değil. Olur da öyle yaparsam ben de, sana göstermeye çalıştıklarımın benzerini yapmışım demektir. İşte o zaman küçük, at yazıyı bir kenara, okuma.
Niyetim sadece sana ve belki de senin bizzat kendine sorular sormanı sağlamak. Yanıtları ise senin emeğin. Antik öyküleri anlatırken spotu nereye tutmak gerekir sence küçük? Günümüzün bir kültürünün öteki kültüre tahakkümünü isimlerin yazılışından görebilir miyiz ya da günümüzün geçmişe yönelik bu umursamaz hallerini? Antik Yunan masallarındaki isimler, okunuşu ya da okunuşuna benzer şekilde yazılırken, günümüz Batı kaynaklı masallarda isimler neden aslına uygun korunur, hiç fark ettin mi ya da düşündün mü?
Haydi gel, birlikte bakalım şimdi seninle. İlyada’yı duymuşsundur, hatta okumuşsundur da belki ya da başka yerlerden kulağına çalınmıştır. Sen de bilirsin Aşil’i. Ama Aşil diye biri var mıydı gerçekten! O Antik Yunan ismini bir Romalı söyledi, günümüzün Fransızı duydu ve Aşil dedi, Türkçeye Aşil olarak geldi. Peki küçük, Akhilleus’un evine misafir olmak için gitmeye kalktığımızda, önce Roma’ya, ardından Paris’e mi gitmemiz gerekiyor da kapısından ona seslenirken sesimizi bu kadar uzun bir yolu dolaştırmaya çalışıyoruz! Şimdi şunu düşün küçük, belki de okuduğun o kitabı, “Alice Harikalar Diyarında”yı. Bak bunda, okunduğu gibi yazmıyoruz, aslına uygun bir şekilde “Alice” diyoruz. Antik masallarda İngilizin, Fransızın sesine kulak verip, aslını bozarken, aslını çarpıtırken, bizzat onlara ait bir masalda neden hiç bozmadan aslına sadakati öne çıkararak kullanıyoruz dersin! Eğer tutarlı olsaydık, birçok İlyada çocuk uyarlamasında Ahileus ya da Hrüseyis diye kullandıklarına tanık olmuşsundur sen de, okunuşuna yakın bir sesi yazıya dökerken, şimdi de Alis dememiz gerekmez miydi!
Bana sanki, “patronunun ya da müdürünün karşısında ceketini ilikleyip, çayı getirip masasına bırakana diklenen hiyerarşi sevdalısı” bir kişinin yaptığını yapmak gibi geliyor, sen ne dersin küçük? Sofokles yazıyorsak, o zaman vaşingtın yazmamız gerekmez miydi, ya da Washington yazıyorsak o zaman da Sophokles yazmamız. Görebiliyor musun küçük, konuşma ya da yazma dilimize bile sızmış olan o otorite ve tahakküm ilişkisini, yazarken ve konuşurken bile güce, otoriteye nasıl da itaat için hevesli olduğumuzu! Oysa hangi kültür bir diğerinden üstündür ki, her kültür, doğayı, yaşamı ve hayata dair her şeyi kendi diliyle anlatmış. Bir duygunun İngilizcesi ya da Fransızcası mı var! O duygu her coğrafyada, her kültürde aynı oysa. Sadece insanlara özgü de değil. Bak mesela, yolda gördüğün bir köpek, sevinince nasıl da kuyruğunu hızla oynatıyor! Sevinç aynı sevinç ama yansıtma biçimimiz, dilimiz farklı.
ABD ya da İngiltere gibi yerlerde anlatılanlarda isimleri öyle bir sadakat ile koruyorlar ki, belki orada yaşayanlar o kadar dikkat etmiyor. Ama küçük gördüklerinde ise istedikleri gibi oynama hakkını kendinde görebiliyor. Hatta küçük, bu durum o kadar içselleştirilmiş ki, daha da ileri gidip, İngilizce olmayan bir ismi sanki İngilizceymiş gibi okuyabiliyorlar. Bak sana bir hikaye anlatayım küçük, Vergilius vardır, Roma’da yaşamış binlerce yıl önce, Latin edebiyatının öne çıkmış isimlerinden. Ama ben ne duydum biliyor musun, hem de bir profesörden, “vircilyıs” dendiğini duydum. Oysa Latincedeki “g” harfi hiçbir koşulda “c” diye okunmazdı ve bu Latince sözcüktür, İngilizce değil ki İngilizce okuyalım. Dilimizin en minik hücrelerine bile işlemiş olan bu tahakkümü görebiliyor musun küçük?
Asıl üzüldüğüm nedir biliyor musun küçük, işte buna itiraz edenler de, bunu da aydın olmanın gereği sayanlar da o ayrımı yapıyor. Olumsuzladığını daha bir cilalayıp parlatıyor, daha da yerleşik hale getiriyor. Aslında olumsuzlarken bile ona hizmet ediyor. O zaman aklıma ne geliyor biliyor musun, İlyada’da, birinci bölümde Akhilleus’un, kralın karşısına çıkıp, “buyruğundakiler aşağılık olmasalardı bu küfürler son küfürlerin olurdu senin” diye meydan okuması. Tıpkı Reich’ın “küçük adam”ı gibi. Akhilleus da onu demişti krala, “sen iktidarını kendi gücünden almıyorsun, sana sorgusuz itaat edenlerin sırtından, acizliğinden alıyorsun”. İşte küçük, kimi zaman bu kültürel tahakküm, onu deşifre eden, onu dışlayanların da sırtından besleniyor.
Akhilleus, ki o, bir kralın hep daha fazla istemesine karşı çıkmıştı, “seni doymak bilmez adam” diye bağırmıştı ve ardından da, “ben çalışıp didiniyorum ama payın en büyüğü sana gidiyor” diye isyan etmişti. İşte bu haksızlığa isyandı Akhilleus’un öfkesi. Kralın yani Agamemnon’un da hala bunu sürdürebiliyor olmasını da sorgusuz onun buyruklarına uyanlardan dolayı demişti.
Üstelik ne yapıyorlar şimdi biliyor musun küçük? Entellektüel (TDK’ya inat çift l) olmak adına, İlyada’yı yazarken, İlyada’yı uyarlarken, bu haklı öfkeyi, bu haklı isyanı görmezden geliyorlar, spot ışıklarını asla oraya tutmuyorlar ve karanlıkta bırakıyorlar. Ama bu en hafif olanı küçük, o haklı öfkeyi, tüm kötülüklerin nedeni diye de gösterebiliyorlar. Ama sakın ha, haksızlığa karşı çıkarken bile olsa öfkelenme, her koşulda itaat et, uslu çocuk ol, hep bunu öğütlüyorlar.
Çünkü Akhilleus’un sesini duymanı istemiyorlar küçük, onun adını istedikleri gibi eğip büküp başka şeye dönüştürdükleri gibi, o haklı isyanını da, haklı öfkesini de eğip büküp başka şeye dönüştürüyorlar.
Neden korkuyorlar biliyor musun? Çünkü o öfke, o itiraz, senin etrafına ördükleri o kalın, o boğucu kabuğu çatlatacak tek şeydir. Onlar sana o kabuğun içinde 'güvendesin' diyorlar, oysa sen o kabuğun içinde sadece nefessizsin. Akhilleus'un öfkesi, bir yıkım değil, bir uyanıştır aslında, bir farkına varış.
Onlar istiyor ki; Agamemnonlar haksızlık yapmaya devam etsin ama kimse sesini çıkarmasın. Onlar istiyor ki, sen haksızlığa uğradığında 'öfkelenme', sadece 'uyumlu' ol ve sessiz sedasız yerinde otur.
Seçim senin küçük. Ama unutma; uslu çocuklar sadece masal dinler, 'yaramaz' çocuklar ise o masalları baştan yazar."
Sana küçük diyorum küçük, ama sakın ha alınma. Bu küçüklük sadece yaşından gelmiyor, ne sana ait ve ne de senin yarattığın bir şey. Sana biçilen kaftandan, seni sıkıştırdıkları o kalıplardan söz ediyorum. Hani vakti zamanında incecik bir kitap yazmıştı ya W. Reich, küçük adama seslenmişti. İşte tam da öyle, ben de şimdi sana yani sistemin “uslu” olmaya zorladığı o sana, belki de farkında bile olmadığın o potansiyel başkaldırına sesleniyorum.
Amacım sana “şunu oku”, “şunu okuma” demek değil. Olur da öyle yaparsam ben de, sana göstermeye çalıştıklarımın benzerini yapmışım demektir. İşte o zaman küçük, at yazıyı bir kenara, okuma.
Niyetim sadece sana ve belki de senin bizzat kendine sorular sormanı sağlamak. Yanıtları ise senin emeğin. Antik öyküleri anlatırken spotu nereye tutmak gerekir sence küçük? Günümüzün bir kültürünün öteki kültüre tahakkümünü isimlerin yazılışından görebilir miyiz ya da günümüzün geçmişe yönelik bu umursamaz hallerini? Antik Yunan masallarındaki isimler, okunuşu ya da okunuşuna benzer şekilde yazılırken, günümüz Batı kaynaklı masallarda isimler neden aslına uygun korunur, hiç fark ettin mi ya da düşündün mü?
Haydi gel, birlikte bakalım şimdi seninle. İlyada’yı duymuşsundur, hatta okumuşsundur da belki ya da başka yerlerden kulağına çalınmıştır. Sen de bilirsin Aşil’i. Ama Aşil diye biri var mıydı gerçekten! O Antik Yunan ismini bir Romalı söyledi, günümüzün Fransızı duydu ve Aşil dedi, Türkçeye Aşil olarak geldi. Peki küçük, Akhilleus’un evine misafir olmak için gitmeye kalktığımızda, önce Roma’ya, ardından Paris’e mi gitmemiz gerekiyor da kapısından ona seslenirken sesimizi bu kadar uzun bir yolu dolaştırmaya çalışıyoruz! Şimdi şunu düşün küçük, belki de okuduğun o kitabı, “Alice Harikalar Diyarında”yı. Bak bunda, okunduğu gibi yazmıyoruz, aslına uygun bir şekilde “Alice” diyoruz. Antik masallarda İngilizin, Fransızın sesine kulak verip, aslını bozarken, aslını çarpıtırken, bizzat onlara ait bir masalda neden hiç bozmadan aslına sadakati öne çıkararak kullanıyoruz dersin! Eğer tutarlı olsaydık, birçok İlyada çocuk uyarlamasında Ahileus ya da Hrüseyis diye kullandıklarına tanık olmuşsundur sen de, okunuşuna yakın bir sesi yazıya dökerken, şimdi de Alis dememiz gerekmez miydi!
Bana sanki, “patronunun ya da müdürünün karşısında ceketini ilikleyip, çayı getirip masasına bırakana diklenen hiyerarşi sevdalısı” bir kişinin yaptığını yapmak gibi geliyor, sen ne dersin küçük? Sofokles yazıyorsak, o zaman vaşingtın yazmamız gerekmez miydi, ya da Washington yazıyorsak o zaman da Sophokles yazmamız. Görebiliyor musun küçük, konuşma ya da yazma dilimize bile sızmış olan o otorite ve tahakküm ilişkisini, yazarken ve konuşurken bile güce, otoriteye nasıl da itaat için hevesli olduğumuzu! Oysa hangi kültür bir diğerinden üstündür ki, her kültür, doğayı, yaşamı ve hayata dair her şeyi kendi diliyle anlatmış. Bir duygunun İngilizcesi ya da Fransızcası mı var! O duygu her coğrafyada, her kültürde aynı oysa. Sadece insanlara özgü de değil. Bak mesela, yolda gördüğün bir köpek, sevinince nasıl da kuyruğunu hızla oynatıyor! Sevinç aynı sevinç ama yansıtma biçimimiz, dilimiz farklı.
ABD ya da İngiltere gibi yerlerde anlatılanlarda isimleri öyle bir sadakat ile koruyorlar ki, belki orada yaşayanlar o kadar dikkat etmiyor. Ama küçük gördüklerinde ise istedikleri gibi oynama hakkını kendinde görebiliyor. Hatta küçük, bu durum o kadar içselleştirilmiş ki, daha da ileri gidip, İngilizce olmayan bir ismi sanki İngilizceymiş gibi okuyabiliyorlar. Bak sana bir hikaye anlatayım küçük, Vergilius vardır, Roma’da yaşamış binlerce yıl önce, Latin edebiyatının öne çıkmış isimlerinden. Ama ben ne duydum biliyor musun, hem de bir profesörden, “vircilyıs” dendiğini duydum. Oysa Latincedeki “g” harfi hiçbir koşulda “c” diye okunmazdı ve bu Latince sözcüktür, İngilizce değil ki İngilizce okuyalım. Dilimizin en minik hücrelerine bile işlemiş olan bu tahakkümü görebiliyor musun küçük?
Asıl üzüldüğüm nedir biliyor musun küçük, işte buna itiraz edenler de, bunu da aydın olmanın gereği sayanlar da o ayrımı yapıyor. Olumsuzladığını daha bir cilalayıp parlatıyor, daha da yerleşik hale getiriyor. Aslında olumsuzlarken bile ona hizmet ediyor. O zaman aklıma ne geliyor biliyor musun, İlyada’da, birinci bölümde Akhilleus’un, kralın karşısına çıkıp, “buyruğundakiler aşağılık olmasalardı bu küfürler son küfürlerin olurdu senin” diye meydan okuması. Tıpkı Reich’ın “küçük adam”ı gibi. Akhilleus da onu demişti krala, “sen iktidarını kendi gücünden almıyorsun, sana sorgusuz itaat edenlerin sırtından, acizliğinden alıyorsun”. İşte küçük, kimi zaman bu kültürel tahakküm, onu deşifre eden, onu dışlayanların da sırtından besleniyor.
Akhilleus, ki o, bir kralın hep daha fazla istemesine karşı çıkmıştı, “seni doymak bilmez adam” diye bağırmıştı ve ardından da, “ben çalışıp didiniyorum ama payın en büyüğü sana gidiyor” diye isyan etmişti. İşte bu haksızlığa isyandı Akhilleus’un öfkesi. Kralın yani Agamemnon’un da hala bunu sürdürebiliyor olmasını da sorgusuz onun buyruklarına uyanlardan dolayı demişti.
Üstelik ne yapıyorlar şimdi biliyor musun küçük? Entellektüel (TDK’ya inat çift l) olmak adına, İlyada’yı yazarken, İlyada’yı uyarlarken, bu haklı öfkeyi, bu haklı isyanı görmezden geliyorlar, spot ışıklarını asla oraya tutmuyorlar ve karanlıkta bırakıyorlar. Ama bu en hafif olanı küçük, o haklı öfkeyi, tüm kötülüklerin nedeni diye de gösterebiliyorlar. Ama sakın ha, haksızlığa karşı çıkarken bile olsa öfkelenme, her koşulda itaat et, uslu çocuk ol, hep bunu öğütlüyorlar.
Çünkü Akhilleus’un sesini duymanı istemiyorlar küçük, onun adını istedikleri gibi eğip büküp başka şeye dönüştürdükleri gibi, o haklı isyanını da, haklı öfkesini de eğip büküp başka şeye dönüştürüyorlar.
Neden korkuyorlar biliyor musun? Çünkü o öfke, o itiraz, senin etrafına ördükleri o kalın, o boğucu kabuğu çatlatacak tek şeydir. Onlar sana o kabuğun içinde 'güvendesin' diyorlar, oysa sen o kabuğun içinde sadece nefessizsin. Akhilleus'un öfkesi, bir yıkım değil, bir uyanıştır aslında, bir farkına varış.
Onlar istiyor ki; Agamemnonlar haksızlık yapmaya devam etsin ama kimse sesini çıkarmasın. Onlar istiyor ki, sen haksızlığa uğradığında 'öfkelenme', sadece 'uyumlu' ol ve sessiz sedasız yerinde otur.
Seçim senin küçük. Ama unutma; uslu çocuklar sadece masal dinler, 'yaramaz' çocuklar ise o masalları baştan yazar."