Kaynak :
İda Dağı'na Ağıt

Dağlar, sadece yükselmez.
Zamanı tutar, tanrıların ayak izlerini saklar,
ve kimsenin dile getirmediği sırları rüzgara öğretir.
İda Dağı…
Sadece bir coğrafya değil.
Sadece yüksek değil.
Sadece eski değil.
İda, mitolojide yer almadan önce de vardı. Tanrılar onu seçmedi, o tanrıları çağırdı. Kimi zaman çocuğunu terk eden bir şehir tarafından kucaklanmış bir bebek, kimi zaman tanrılarca izlenen bir savaşın yamacı oldu. Ama her seferinde, izleyen değil, bilen oldu.
İda, tanrılarla ölümlüler arasındaki sınırın bulanıklaştığı bir sahne değil yalnızca, bazen sınırın kendisi, bazen aşılma anı, bazen geçiş kapısıydı.
Bazı dağlar yürünür.
Bazı dağlar ise, tanıklık edilir.
Paris bir elma uzattığında, üç tanrıça değil, bir çağ karar bekliyordu ondan.
Ganymedes göğe taşındığında, sadece bir beden değil, ölümsüzlüğe aç bir insanlık yükseliyordu.
Zeus, Hera’ya yaklaştığında, bir sevişme değil, evrenin uyumu kuruluyordu.
Ve bütün bunlar, orada oldu.
Yani burada.
İda Dağı’nda…

 

Bugün hala İda Dağı’na bakan biri,
sadece ağaçları, taşları değil,
akan dereleri değil,
katlanmış zamanı,
kıvrılmış mitosu,
yankılayan bir geçmişi seyreder.

Çünkü bazı yerler unutmaz,
unutturmaz.
Her daim hatırlar.

İda Dağı,
hatırlayan bir bedendir.

 

Ama hatırlayan her beden gibi, acı da duyar.
Bugün İda’nın yamacında, toprağın dili kesiliyor.
Maden arama bahanesiyle kazılan her hendek,
bir tanrıçanın göğsünden geçen bir yara gibi.
Ağaçlar değil yalnızca, geçmişin yankısı kesiliyor.
Üç bin yıldır ayakta duran, kimseye eğilmeyen o dağ,
şimdi her sabah bir iş makinesinin gölgesinde uyanıyor.
Ve bunu yapanlar, artık tanrıların adını değil,
sermayenin ruhsuzluğunu taşıyor.

Biliyoruz, İda’ya bu darbeyi kimin indirdiğini.
Ama bu dağ, onları adlarıyla değil,
unutulmazlıklarıyla mahkum eder.


Kaynak :
İda Dağı'na Ağıt

Dağlar, sadece yükselmez.
Zamanı tutar, tanrıların ayak izlerini saklar,
ve kimsenin dile getirmediği sırları rüzgara öğretir.
İda Dağı…
Sadece bir coğrafya değil.
Sadece yüksek değil.
Sadece eski değil.
İda, mitolojide yer almadan önce de vardı. Tanrılar onu seçmedi, o tanrıları çağırdı. Kimi zaman çocuğunu terk eden bir şehir tarafından kucaklanmış bir bebek, kimi zaman tanrılarca izlenen bir savaşın yamacı oldu. Ama her seferinde, izleyen değil, bilen oldu.
İda, tanrılarla ölümlüler arasındaki sınırın bulanıklaştığı bir sahne değil yalnızca, bazen sınırın kendisi, bazen aşılma anı, bazen geçiş kapısıydı.
Bazı dağlar yürünür.
Bazı dağlar ise, tanıklık edilir.
Paris bir elma uzattığında, üç tanrıça değil, bir çağ karar bekliyordu ondan.
Ganymedes göğe taşındığında, sadece bir beden değil, ölümsüzlüğe aç bir insanlık yükseliyordu.
Zeus, Hera’ya yaklaştığında, bir sevişme değil, evrenin uyumu kuruluyordu.
Ve bütün bunlar, orada oldu.
Yani burada.
İda Dağı’nda…

 

Bugün hala İda Dağı’na bakan biri,
sadece ağaçları, taşları değil,
akan dereleri değil,
katlanmış zamanı,
kıvrılmış mitosu,
yankılayan bir geçmişi seyreder.

Çünkü bazı yerler unutmaz,
unutturmaz.
Her daim hatırlar.

İda Dağı,
hatırlayan bir bedendir.

 

Ama hatırlayan her beden gibi, acı da duyar.
Bugün İda’nın yamacında, toprağın dili kesiliyor.
Maden arama bahanesiyle kazılan her hendek,
bir tanrıçanın göğsünden geçen bir yara gibi.
Ağaçlar değil yalnızca, geçmişin yankısı kesiliyor.
Üç bin yıldır ayakta duran, kimseye eğilmeyen o dağ,
şimdi her sabah bir iş makinesinin gölgesinde uyanıyor.
Ve bunu yapanlar, artık tanrıların adını değil,
sermayenin ruhsuzluğunu taşıyor.

Biliyoruz, İda’ya bu darbeyi kimin indirdiğini.
Ama bu dağ, onları adlarıyla değil,
unutulmazlıklarıyla mahkum eder.

❖ Telif Durumu ❖

karakedi

CC CC CC
Creative Commons (CC BY-NC 4.0) lisansı ile lisanslanmıştır