
Akıntıya karşı olmak, akıntının tam zıt yönünde olmak değildir. Akıntıya karşı olmak kendi yolunda ilerlemektir.
Bu, akıntıyla herhangi bir açı oluşturabilir.
Yeni bir dernek kurulur. Amaçları ise hayvanları korumaktır. Topluluk olmaktan sıkılmışlardır ve dernekleşmişlerdir. Gelirleri de hayvan haklarına duyarlı insanların yaptığı bağışlardır. Buraya kadar her şey tamamdır. Şimdi de kendilerine bir ofis gerekmektedir. Onu da hemen bulurlar ve tutarlar. Yerleşmeden önce temizlik yapılması gerekir. Dışarıya para vermemek için temizliği de kendileri yapmaya karar verirler. Salonda yorulduklarında oturacakları birkaç sandalye ve temizlik için kullandıkları kovalar ve paspaslar vardır. O sırada Ayşen Hanım, çığlık atarak sandalyenin üzerine çıkar.
— Mehmet Bey, Mehmet Bey
Mehmet Bey, derneğin başkanıdır ve sesi duyar duymaz koşarak gelir. Ayşen Hanım eliyle işaret ederek köşede duran kocaman bir hamam böceğini gösterir. Mehmet Bey bir çırpıda ayağıyla basarak böceği ezer ve öldürür. Ayşen Hanım hala tedirgin olsa da sandalyeden iner. Ne de olsa korku salan böcek ölmüştür.
Mehmet Bey;
— Rüstem Efendi’ye söyleyelim de burayı iyice bir ilaçlasın.
Rüstem Efendi, dernek ofisinin bulunduğu binanın kapıcısıdır.
***
Sıradan bir hikaye. Benzerini birçok insan birçok defa yaşamıştır. Ama bu küçük sıradan hikayede bile ne kadar çok ayrımcılık var! Her şeyden önce, dernek başkanı olduğu için isminin sonuna “bey” sözcüğü getirilen Mehmet. Ama kapıcı olduğu için “bey” ifadesi çok görülen ve “efendi” olarak tanımlanan Rüstem. Oysa ikisinin de isminin sonunda “bey” olması gerekmez miydi? Mehmet saygıyı hak ederken Rüstem neden haketmiyor ve daha küçültücü bir ifade ile “efendi” olarak tanımlanıyor? Hatta “bey” sözcüğüne gerek var mıydı? Doğrudan Mehmet ya da Rüstem olsa daha iyi olmazlar mıydı? İsimlerin de bir cinsiyeti var. Bunu da belirleyen yine insanlar. Mehmet ve Rüstem isimleri zaten sadece erkeklere verilen isimler, bir defa daha “bey” ile bunu nitelendirmenin bir anlamı pek yok gibi görünüyor.
Kaldı ki isimler bir cinsiyet ifade etmese belki daha iyi olurdu. Yerde bir kağıt buluyorsunuz ve üzerinde bir isim yazıyor. O kişi hakkında adından başka hiçbir şey bilmiyoruz ama bir şeyi daha biliyoruz o da cinsiyeti. İnsanlara verilen isimler de cinsiyetsiz olmalı. Cinsiyet ifade etmemeli. Bir isim hem kadınlar için ve hem de erkekler için de kullanılabilmeli.
Şimdi hikayemize geri dönelim. Ayşen Hanım yerde bir hamam böceği değil de, bir uğur böceği görseydi aynı tepkiyi verir miydi? Elbette ki hayır. Hatta uğur böceğini eline alır, bir elinden öteki eline geçişini izler, bir de şu çok meşhur tekerlemeyi söylerdi, “uç uç uğur böceği, annen sana terlik pabuç alacak”.
Uğur böceğini seviyoruz ve koruyoruz. Ama hamam böceğini sevmiyoruz hatta belki de tiksiniyoruz ve gördüğümüz yerde hemen öldürüyoruz. Bir canlının yaşam hakkına müdahale etmek başlı başına bir sorunken, bir de yaşam hakkına sahip olmalarını ya da olmamalarını sevgimiz belirliyor. Seviyorsak yaşam hakkına sahip, sevmiyorsak değil.
Oysa ikisi de böcek. Birbirinden tek farkı bizim algımız. Hastalık taşımaysa her ikisi de taşıyor. Kaldı ki insanlar da taşıyor. Hastalık taşıyor diye de yaşam haklarını ellerinden alamayız.
Hikayemizi genişletelim. Bu dernek hayvanları korumak için çalışmalar yürütüyor. Bu çalışmalar da büyük oranda belki de tamamen kedi ya da köpek haklarıyla ilintili. Sokak hayvanlarını ya da evcil hayvanların haklarını koruyor. Yine algımızı sevgimiz belirliyor. Peki ya koyunlar, inekler ya da tavuklar? Onlar için ne demeli? Onları da yemek yapıyoruz ve yiyoruz. Kedi, köpek ile inek, koyun, tavuk gibi hayvanlar arasındaki tek fark da yine bizim algımız. Haklarını yine sevgimiz belirlemeye başlıyor. Hayvanların haklarını savunurken onların da yaşam haklarını savunmamız gerekmiyor mu?
Hangisi olursa olsun, bir canlının başta yaşam hakkı olmak üzere tüm hakları bir başka canlının sevgisine bağlı değildir. Bir başka canlıyı sevsek de sevmesek de başta yaşam hakkı olmak üzere tüm haklarına saygılı olmak zorunda değil miyiz? Bir canlının varlığı, bir başka canlının amaçları ile açıklanamaz. Her bir varlık kendine özgüdür.
Aynı şeyler insanla insan arasında da geçerli. Sevdiğimiz insanların haklarını savunuyoruz ya sevmediklerimizin? Başka türlü de ifade edebiliriz, bir gruba ya da bir ideolojiye yönelik aidiyet hissedebiliriz. Bizimle aynı aidiyetlere sahip olmayanların haklarına saygı duyuyor muyuz? Saygı duyduğumuz pek söylenemez. Başta yaşam hakkı olmak üzere her türlü haklar, bir başkasının sevgisi ya da sevgisizliğine bağlı değildir. Her canlı, bağımsız bir bireydir ve doğarken tüm haklarıyla doğmuştur.
Sevdiğimiz ya da sevmediğimiz ister insan olsun, ister hayvan olsun, isterse aidiyet hissettiğimiz bir grup ya da ideoloji olsun, hemen ötekileştiriyor ve tüm haklarını yok saymayı bir meziyet sayıyoruz. Bunu yaparken de her türlü zorbalığı yapmaktan da geri durmuyoruz. Buna temel haklardan biri olan yaşam hakkına saldırı da dahil.
Heteroseksüel LGBT’ye, erkek kadına, insanlar hayvanlara, şu ideolojide olan bu ideolojide olana, sağlıklı olan engelli olana ve benzeri gruplar sürekli saldırıyor ve temel haklarını görmezden gelmek bir yana hak tanımıyor bile. Bunun psikolojik bir açıklaması elbette vardır ama bu yazının konusu değil. Ama yine de şunu söyleyebiliriz. Kendi içinde bulunduğu grubun, ideolojinin, türün ya da benzeri bir yapının yüceliğine inanmak ve bu yüceliğin bir üyesi olarak kendini de yüceleştirme kaygısı diyebiliriz. Böylelikle diğer grupları, ideolojileri, türleri ya da benzer oluşumları daha alt görmek ve buna yaslanarak ötekileştirerek şiddet uygulama hakkını kendinde görmek olarak açıklanabilir.
Şiddete karşı olmak da yine kendi içinde bulunduğu tür ya da gruba yönelik olursa karşı çıkılıyor ve kendisinin şiddet uygulama hakkı her zaman saklı kalıyor. Oysa hepsine top yekün karşı çıkmak gerekecektir. Bunun yolu da türler ya da gruplar arası hak eşitliği ilkesini benimsemekten geçecektir.
Yeni bir dernek kurulur. Amaçları ise hayvanları korumaktır. Topluluk olmaktan sıkılmışlardır ve dernekleşmişlerdir. Gelirleri de hayvan haklarına duyarlı insanların yaptığı bağışlardır. Buraya kadar her şey tamamdır. Şimdi de kendilerine bir ofis gerekmektedir. Onu da hemen bulurlar ve tutarlar. Yerleşmeden önce temizlik yapılması gerekir. Dışarıya para vermemek için temizliği de kendileri yapmaya karar verirler. Salonda yorulduklarında oturacakları birkaç sandalye ve temizlik için kullandıkları kovalar ve paspaslar vardır. O sırada Ayşen Hanım, çığlık atarak sandalyenin üzerine çıkar.
— Mehmet Bey, Mehmet Bey
Mehmet Bey, derneğin başkanıdır ve sesi duyar duymaz koşarak gelir. Ayşen Hanım eliyle işaret ederek köşede duran kocaman bir hamam böceğini gösterir. Mehmet Bey bir çırpıda ayağıyla basarak böceği ezer ve öldürür. Ayşen Hanım hala tedirgin olsa da sandalyeden iner. Ne de olsa korku salan böcek ölmüştür.
Mehmet Bey;
— Rüstem Efendi’ye söyleyelim de burayı iyice bir ilaçlasın.
Rüstem Efendi, dernek ofisinin bulunduğu binanın kapıcısıdır.
***
Sıradan bir hikaye. Benzerini birçok insan birçok defa yaşamıştır. Ama bu küçük sıradan hikayede bile ne kadar çok ayrımcılık var! Her şeyden önce, dernek başkanı olduğu için isminin sonuna “bey” sözcüğü getirilen Mehmet. Ama kapıcı olduğu için “bey” ifadesi çok görülen ve “efendi” olarak tanımlanan Rüstem. Oysa ikisinin de isminin sonunda “bey” olması gerekmez miydi? Mehmet saygıyı hak ederken Rüstem neden haketmiyor ve daha küçültücü bir ifade ile “efendi” olarak tanımlanıyor? Hatta “bey” sözcüğüne gerek var mıydı? Doğrudan Mehmet ya da Rüstem olsa daha iyi olmazlar mıydı? İsimlerin de bir cinsiyeti var. Bunu da belirleyen yine insanlar. Mehmet ve Rüstem isimleri zaten sadece erkeklere verilen isimler, bir defa daha “bey” ile bunu nitelendirmenin bir anlamı pek yok gibi görünüyor.
Kaldı ki isimler bir cinsiyet ifade etmese belki daha iyi olurdu. Yerde bir kağıt buluyorsunuz ve üzerinde bir isim yazıyor. O kişi hakkında adından başka hiçbir şey bilmiyoruz ama bir şeyi daha biliyoruz o da cinsiyeti. İnsanlara verilen isimler de cinsiyetsiz olmalı. Cinsiyet ifade etmemeli. Bir isim hem kadınlar için ve hem de erkekler için de kullanılabilmeli.
Şimdi hikayemize geri dönelim. Ayşen Hanım yerde bir hamam böceği değil de, bir uğur böceği görseydi aynı tepkiyi verir miydi? Elbette ki hayır. Hatta uğur böceğini eline alır, bir elinden öteki eline geçişini izler, bir de şu çok meşhur tekerlemeyi söylerdi, “uç uç uğur böceği, annen sana terlik pabuç alacak”.
Uğur böceğini seviyoruz ve koruyoruz. Ama hamam böceğini sevmiyoruz hatta belki de tiksiniyoruz ve gördüğümüz yerde hemen öldürüyoruz. Bir canlının yaşam hakkına müdahale etmek başlı başına bir sorunken, bir de yaşam hakkına sahip olmalarını ya da olmamalarını sevgimiz belirliyor. Seviyorsak yaşam hakkına sahip, sevmiyorsak değil.
Oysa ikisi de böcek. Birbirinden tek farkı bizim algımız. Hastalık taşımaysa her ikisi de taşıyor. Kaldı ki insanlar da taşıyor. Hastalık taşıyor diye de yaşam haklarını ellerinden alamayız.
Hikayemizi genişletelim. Bu dernek hayvanları korumak için çalışmalar yürütüyor. Bu çalışmalar da büyük oranda belki de tamamen kedi ya da köpek haklarıyla ilintili. Sokak hayvanlarını ya da evcil hayvanların haklarını koruyor. Yine algımızı sevgimiz belirliyor. Peki ya koyunlar, inekler ya da tavuklar? Onlar için ne demeli? Onları da yemek yapıyoruz ve yiyoruz. Kedi, köpek ile inek, koyun, tavuk gibi hayvanlar arasındaki tek fark da yine bizim algımız. Haklarını yine sevgimiz belirlemeye başlıyor. Hayvanların haklarını savunurken onların da yaşam haklarını savunmamız gerekmiyor mu?
Hangisi olursa olsun, bir canlının başta yaşam hakkı olmak üzere tüm hakları bir başka canlının sevgisine bağlı değildir. Bir başka canlıyı sevsek de sevmesek de başta yaşam hakkı olmak üzere tüm haklarına saygılı olmak zorunda değil miyiz? Bir canlının varlığı, bir başka canlının amaçları ile açıklanamaz. Her bir varlık kendine özgüdür.
Aynı şeyler insanla insan arasında da geçerli. Sevdiğimiz insanların haklarını savunuyoruz ya sevmediklerimizin? Başka türlü de ifade edebiliriz, bir gruba ya da bir ideolojiye yönelik aidiyet hissedebiliriz. Bizimle aynı aidiyetlere sahip olmayanların haklarına saygı duyuyor muyuz? Saygı duyduğumuz pek söylenemez. Başta yaşam hakkı olmak üzere her türlü haklar, bir başkasının sevgisi ya da sevgisizliğine bağlı değildir. Her canlı, bağımsız bir bireydir ve doğarken tüm haklarıyla doğmuştur.
Sevdiğimiz ya da sevmediğimiz ister insan olsun, ister hayvan olsun, isterse aidiyet hissettiğimiz bir grup ya da ideoloji olsun, hemen ötekileştiriyor ve tüm haklarını yok saymayı bir meziyet sayıyoruz. Bunu yaparken de her türlü zorbalığı yapmaktan da geri durmuyoruz. Buna temel haklardan biri olan yaşam hakkına saldırı da dahil.
Heteroseksüel LGBT’ye, erkek kadına, insanlar hayvanlara, şu ideolojide olan bu ideolojide olana, sağlıklı olan engelli olana ve benzeri gruplar sürekli saldırıyor ve temel haklarını görmezden gelmek bir yana hak tanımıyor bile. Bunun psikolojik bir açıklaması elbette vardır ama bu yazının konusu değil. Ama yine de şunu söyleyebiliriz. Kendi içinde bulunduğu grubun, ideolojinin, türün ya da benzeri bir yapının yüceliğine inanmak ve bu yüceliğin bir üyesi olarak kendini de yüceleştirme kaygısı diyebiliriz. Böylelikle diğer grupları, ideolojileri, türleri ya da benzer oluşumları daha alt görmek ve buna yaslanarak ötekileştirerek şiddet uygulama hakkını kendinde görmek olarak açıklanabilir.
Şiddete karşı olmak da yine kendi içinde bulunduğu tür ya da gruba yönelik olursa karşı çıkılıyor ve kendisinin şiddet uygulama hakkı her zaman saklı kalıyor. Oysa hepsine top yekün karşı çıkmak gerekecektir. Bunun yolu da türler ya da gruplar arası hak eşitliği ilkesini benimsemekten geçecektir.